Megreller ve Lazlar, Kuzeyde saklı kalanlar

Megreller ve Lazlar, Kuzeyde saklı kalanlar

Karadeniz Bölgesi’nin en kuzey  ucunda yaşayan Megreller’in kökleri  Gürcistan’a  uzanıyor. Megrel aydınlarını daha çok araştırmaya iten en önemli neden geçmişin sürekli kapatılmaya çalışılması. Bugün Megrel köklerini inkâr eden halkın yazgısı çok eskilere, hiç bitmeyen sürgünlere dayanıyor. Lazlar’ın en eski tarihleri konusunda rivayet muhtelif, kafalar karışık.

I. Bir Doğu Karadeniz Masalı Anlatma Çabası İçin Giriş
Doğu Karadeniz’e doğru ilk defa yola çıkanlar, önlerinde nasıl da bilinmez bir dünya açılacağından habersizdirler. Sadece dilin, iklimin, yaban doğanın, farklı insan yüzlerinin, onların şiir yüklü kıvrak zekâlarının sırrına ermeye çalışmak bile, ayrılan zamanın kat kat fazlasını ister. “Bize anlatılanlar, karikatür gibi sunulanlar ne kadar uzağında bu dağların” diye düşünür Karadeniz’i, onun sırrına ermeye çalışarak gezmiş olan gezginler. “Belki bize yedi renk olduğunu söyleyenlere de güvenmemeliyiz” diye düşünürler sonunda, sadece gözleriyle görenler de yalnızca insanlar olmalı…
Haritanın bu ucunda, bir noktada sabitlenerek dönüp durmaktan söz edilemez. Kıvrıla döne çıkacaksınız dağ başlarına, bir noktadan bile daha küçük, daha görünmez olduğunuzda dağların havasını solumaya hazır bulacaksınız kendinizi. Dağbaşında yalnızlığın mümkün olmadığını, canlıların soluğuyla rüzgârın hafızasının, çıngıraklarla kesilmiş odunların, yosunla yabanmersini köklerinin nasıl uyum içinde günler, geceler boyu söyleşip durduğunu kavrayacaksınız.

II. Adres: Fırtına Deresi’nden Başını Kaldırıp, Çay Tarlalarından Dağlara Bakmak
Fırtına Deresi’yle denize tepeden bakan, İstanbul’dakilere pek de benzemeyen zarif martıların uçuşuyla çerçevelenmiş bir tepede konaklıyoruz. Boğaz’da duymaya alıştığımız martı çığlıkları burada yerini kuşların alçak sesle mırıldandığı sakin bir ezgiye, suların yükselip alçalarak şaşırtan ve dansa davet eder gibi canayakın ritmine bırakıyor.
Karadeniz yolculuğunda dağların eşliği huzur veriyor, denizse pek nefes almıyormuş gibi. Derenin sesi uzağımızda tutuyor denizi ama yaklaştığımızda bile varlığı silik, iddiasız. Yeni yapılan yolun etkisi de olabilir bunda. Ne de olsa yaban deniz hayatı müdahaleye uğramış, heybetli kayalar asfalta sıvanmış. Fırtına Deresi’nin suyu yaz sonlarında çok da coşkulu akmıyor ama dağlardan boşanan bu dev derenin halkı hiç beklenmedik anlarda şaşırttığı çok olurmuş. Sakin akarken birden coşarmış, anlamazmışsınız bile. Su birden delirir, köprünün üzerinden aşarmış. Kaç kaynaktan, kaç dağın kaç tepesinden beslendiği düşünülürse, buna pek şaşırmamak gerek. Karadeniz halkı da bu dere gibiymiş, hiç beklenmedik anlarda birden parlayıp sinirlenirlermiş. Dünyada yalnızca Kanada ve Ardeşen Fırtına Vadisi’nde yaşayan kırmızı benekli alabalıktan söz ediyorlar bize, akşam tereyağında kızarmış bu balıklardan yiyeceğiz. Fırtına Vadisi’nde yaşayan dere alası altı ay Norveç’te, altı ay Ardeşen’de ikamet edermiş. Yumurtasını burada bırakıp öyle gidermiş, yavruları da burada yetişirmiş.
Sırtımızı denize dönüp yüzümüzü dağlara veriyoruz ve bulutlarla gölgelenen bereketli çay tarlalarının üzerinden bırakıyoruz zihnimizi, uçsun. Tarlalarda geniş siperlikli hasır şapkalarıyla Çinliler’i andıran köylüler çalışıyor. Çurçi denen şakacı minik kuşlar uçuyor çevrede, bunlar en kolay evcilleşen kuşlardanmış, daha önce görmediğimiz pek çok farklı kuşa tanık olacağız gezimiz boyunca.
Dev bir makasla kesiliyor çaylar, o makasın bir ucuna bağlanmış, eski pazar çantalarını andıran kalın naylon torbalarda birikiyor çay yaprakları. İkinci sürüm yapılıyordu o günlerde, tarlaların arasında eksperler dolaşıyordu. Bir dönümlük çay tarlası üç sürüm sonunda iki buçuk ton ürün verirmiş, bu da yaklaşık iki milyar demekmiş. Mahsul genelde bir sene bol, bir sene kıt olurmuş. Doğa kendine göre bir ekonomik düzen kurmaları yönünde uyarırmış çiftçileri böylece. Bu sene de çay iyiymiş ama fındık beklentileri karşılamamış.

III. “Hey gidi Sohum!”
Evin bahçesinde mısırlar kurutuluyor, her öğün mısır ekmeği var masada. Her şey çok lezzetli, bizim alışık olmadığımız boyut ve görünümdeki salatalıkların tazesi de, turşusu da benzersiz. Laz yemekleri konusunda Emine ablanın üzerine yok, ilk gün tattığımız Laz böreğinin tadı hâlâ damağımızda. Ona ilk fırsatta eski yöresel yemekleri sorduğumuzda bize çocukluk günlerinin unutulmaz tatlarından söz ediyor. Karadeniz’de yetişen siyah kabağı andıran sebzeleri biz hiç görmedik, karpuza benzermiş, bizim balkabaklarına bir de… Orijinal adı Lazurifeli’ymiş yani Laz kabağı. Kabuğu soyulup karpuz dilimi gibi ince ince kesilen kabaklar haşlanırmış. Üzerine süt, un ya da nişasta dökülerek sütlaç kıvamında yenirmiş. Emine abla 49 yaşında, doğma büyüme Doğu Karadenizli, Megrelmiş kökleri ama bunun üzerine pek konuşulmazmış. Ardeşen’e 7 km. uzaklıktaki köyünün Lazca adı Ağva’ymış, sonradan Seslikaya denmiş. “Köy hayatı çok güzel geçiyordu. Anlatıldığı gibi değil, köydeydik ama şehirde gibi yaşıyorduk. Dokuz kardeşiz, üçüncüsü benim. Köyde bizim çayımız vardı, bir iki tane eve yetecek kadar inek vardı. 17 yaşında evlendim. Eşim 14 yaşındayken kaçırdı beni. Birkaç defa istemişlerdi, olmayınca kaçırdılar. Gelmişler bahçeye, hiç beklemediğim bir anda beni tuttular, anne diye bağırdım, o yetişip kurtardı beni. Onlara da, ‘Siz elinizi sürdükten sonra ben kızımı başka kimseye vermem. Kızım artık sizindir ama büyümesini bekleyin’ dedi.” 17’sinde eşi Ali İslamoğlu’yla severek evlenmiş Emine abla, askerdeyken ona şiirler yazmış. Evlerinde hep Lazca konuşulurmuş ama o neden Lazca konuşduklarını beş, on sene evvel sormaya başlamış, “Eskiden bu konular üzerine hiç konuşulmazdı” diyor, “Farkında değildim dedemin babaannemin nelerden söz ettiğinin. Dedem hep Sohum’u anlatırdı, durup durup efkârlanır, ‘Hey gidi Sohum!’ derdi. Gençliği orada geçmiş rahmetlinin. Çalışmaya gidiyordu oraya, burada doğup büyüdü. Evde devamlı Lazca konuşuyorduk, okula başladık, orada Lazca konuşmak yasaktı. Arkadaş arasında kesinlikle konuşamazdınız. Türkçe’de hiç sorun yaşamadık sonradan, çünkü evde ikisi birden konuşulurdu. Kız çocuklarını köyde okutmazlardı, o yüzden ilkokuldan ötesini okuyamadım. Okulda Türkçe aksanımız düzgün olsun diye uğraştık, başka bir sorun yaşamadık. Çocuklarımın da aksanı düzgün olsun, zorluk yaşamasınlar diye küçük yaşlarından itibaren onlara Lazca öğretmemeye çalıştık. Küçük oğlum Lazca’ya çok meraklı, yaşlılara sorup öğrenmeye başladı.”
Ali İslamoğlu da eşi Emine Hanım gibi Megrel. Dedelerinin köyü olan Doğanay’da doğmuş, o bölgenin en dik ve hırçın doğasına sahipmiş köyleri. “Biz çocukluğumuzda gerçekten zor şartlar altında büyüdük” diyor Ali Bey: “Dışarıdan gelenler hayret ederdi, bunlar nasıl yaşıyor diye sorar, bu çocuklar nasıl yuvarlanmıyor bu uçurumlara diye düşünüp korkarlardı. Bizse oralar düzmüş gibi rahat oynardık. İnanın hayvanların gezemeyeceği yerlerdi. Dedelerimizin oraya yerleşmelerinin nedenini tam olarak bilmiyoruz. Tahmin ediyorum verimli olmasıydı. Ziprona Yaylası’nın altı… Günün 12 saati güneş alan verimli bir köy, az toprağı olmasına rağmen verimli.”
Ziyaretimiz sırasında Ziprona Yaylası’na da konuk olduk bir gece. Yaylaya giden yolu yaptıran, elektrik ve suyu oraya taşıyan Ali Bey olmuş. Türkiye’nin en kalabalık sülalalelerindenmiş Ali Bey’in sülalesi. 17 tane soyadı varmış aynı evden dağılan. Babadan kalan inşaat işlerine ilerleyen yıllarda turizm ve enerji sektörlerini de ekleyen Ali Bey yatırımlarını Karadeniz’in ötesine de taşımış. Laz tarihini daha yeni yeni öğrenmeye başladıklarını anlatıyor: “Bize kendi Laz tarihimiz öğretilmedi, bunu çok haksız da bulmuyorum. Bir TC kimliğini yaşatmak için bilinçli olarak yapılan şeylerdir. Laz veya Megrel diye ayırmıyorum. 1989’da sınır kapısı açıldıktan sonra biraz daha bu konularda konuşmaya başladık ve biz de biraz daha bilgi sahibi olduk. Önceden hiçbir şey bilmiyorduk, Lazız o kadar hatta Lazca konuşmak bile yasaktı. Sarp sınırından karşıya baktırmazlardı, fotoğraf bile çekemezdik. Laz profesörleriyle konuşmaya başladık, sorduk merak ettik. Ben şunu anladım, Laz veya Megrel diye bir şey yok, ikisi de aynıdır. Öğrendiğimiz kadarıyla Laz kültürü büyük bir kültür ve çok eski, Lazız yani. Sınırın öte tarafına geçince insan o kokuyu alıyor, tanıdık bir koku. Bir bölgede yaşayan bir kuşu alıp başka bir yere götürürseniz zorla, o yaşayamaz ölür. Kendi bölgesini bulur sonunda.”
Ayılardan, yılanlardan ayrı bir hayat yok dağ köylerinde. İki gün sonra konuk olacağımız, Artvin’in Borçka kasabasına bağlı Megrel köyü Çxala’da her beş dakikada bir tüfek atışı yapan bir düzenek kurulmuş ayılara karşı. Fındık tarlalarını talan edip kovanları yağmalayan ayılarla böyle başa çıkabilmeyi umuyor köylüler, ama bir yandan da gülümseyerek, “Yakında bu sistemi de çözer onlar” diyorlar. Çxala, konumu itibarıyla dağların düğümünü andırıyor, çevrede neredeyse tutabileceğiniz gibi yakın duruyor dağlar, yemyeşil sarmalamış doğa bu köyün halkını. Türkçeleştirilmiş adı Fındıklı’ymış. Müzisyen arkadaşımız Mircan Kaya’nın köyü burası, dedelerinin kurduğu bu köyde yeni bir ev yaptıran Kaya, uluslararası bir projeye hazırlanıyor bugünlerde. Kaya; “Once Upon A Time In Migrelia”da (Bir Zamanlar Megrelya’da) Megrel köklerinin izini İngilizce, Türkçe ve Megrelce çalışmalarla sürürüyor. İngiliz, Avustralyalı ve Türk sanatçıların üreterek bir araya geleceği bu çalışmada; söylenceler, edebiyat, tarih, resim, mimari ve müzik çoksesli ve alternatif bir koro oluşturacak.

V. Lazuri Türkü Söyleyen Yok mu?
Çxala köyünde geceleri yarasaların uçuşunu izliyoruz ve uzaktan çakalların sesini dinliyoruz.
Son gecemizde köyün eğlenmeyi en iyi bilen ailesinin evine konuk oluyoruz. Servet abinin kendi elleriyle yaptığı evin yapısını incelediğimizde, dağ köyü yaşamının en pratik çözümleriyle karşılaşıyoruz ve uzun süre kayalardan oyulmuş dar merdivenlerde oyalanıp taşın sesini duymaya çalışıyoruz. Gençler çok iyi tulum çalan bir arkadaşlarını davet etmişler. Tulumun sürprizli notalarına Megrelce sözler eşlik etsin diye bekliyoruz ama nafile, köyde “Lazuri” (Lazca) türkü söyleyen yok, ağızlarından birkaç kelimeyi zorla alıyoruz. Bazen kendilerini kaptırıp aralarında Megrelce konuştuklarına tanık oluyoruz, çok ısrar edince birkaç fıkrayı orijinal dilde anlatıyorlar ama sonra yine Türkçe’ye dönüyorlar. Türkçe’de çelimsiz duran ifadelerinin yanına Megrelce’deki kesintisiz ritmi yerleştirip kıyaslama yaptığımızda, doğalarına yakın olan dilde bedenlerinin yorulmak bilmez ahengine rastlıyoruz.

VII. Sınırın Öte Yanında Başka Bir Dünya Var mı Gerçekten?
Çxala’dan aşağıya, bu sefer iyice doğuya doğru yoldayız. Sınırı ilk defa yayan geçecek olmanın heyecanını, önceden anlatılanlar çerçeveliyor. Gerçekten başka bir dünya var mı öte tarafta diye meraklanıyoruz.
Bir süredir Gürcistan ile de iş bağlantıları kuran ve sık sık sınırı geçen Ali İslamoğlu yol boyunca bize rehberlik ediyor ve Megreller’in kenti Zugdidi’deki arkadaşı Tevfik Tekeşin’le tanıştırıyor bizi. Batum’dan Zugdidi’ye giden yol komünist rejimden kalan iki katlı, birbirine benzer yalınlıktaki evlerle, yabani meşe ve okaliptüs ağaçlarıyla çevrili. Çoruh nehrinin denize aktığı yeri gösteriyor arkadaşımız, nehirde boğulanlar genelde burada bulunurmuş. Batum’da yabancı sermayeyle kurulan gösterişli otellere ve onların karşısındaki eski minimal, alçakgönüllü evlere bakıyoruz. Bir yanda buraya aktarılan dolarların parlak baştançıkarıcılığı, bir yanda giderek daha da yoksullaşan halkın solan tenlerinin rengi… Trabzon-Ardeşen yolunda gözümüzü nasıl yolun sağ tarafındaki dağlardan alamadıysak, burada da hep denize doğru uzanıyor bakışlarımız, denizin soluk sesini duyabiliyoruz. Bu tarafta cetvelle çizilmiş gibi düzleşiyor coğrafya. Otoyolda yine sınırın Türkiye tarafında hiç rastlamadığımız bir manzara: Burada inekler, domuzlar, atlar ve koyunlar otoyol kıyılarında otlanıyor ve korna seslerine hiç aldırış etmeden sallanarak yürüyüşlerine devam edip trafiği aksatmakta beis görmüyorlar.
İçinden geçtiğimiz Kogulati, Gürcistan’ın Antalya’sıymış ve çok turist gelirmiş bu bölgeye. Zugdidi’ye yaklaştıkça sahil havası siliniyor, küçük ve neredeyse terk edilmiş görünümdeki benzin istasyonları sıklaşıyor. Bizi kentin girişinde karşılayan Tevfik Tekeşin, iki yıldır burada Moldovyalı eşi ve beş yaşındaki kızıyla yaşıyor. Samegrelo’nun merkezi Zugdidi, Gürcistan’ın tutucu kentlerindenmiş. Eski futbolculardan olan Tekeşin Beykozspor’da oynayıp antrenörlük yaptıktan sonra müteahhitliğe başlamış. Bir süre Ardeşen-Zugdidi arasında mekik dokumuş ve işlerini gidip gelerek sürdürmüş, iki sene önce de tamamen yerleşmiş buraya. Babaannesi Gürcü, dedesi Lazmış: “Babaannem Megrel olduğumuzu söylerdi. Tekeşin Megrel ismi. Burada hemen anlıyorlar, ama Türkiye’de anlamıyorlar. Ardeşen’deyken Megrel olduğumu bilmiyordum. Megreller’in var olduğunu bile bilmiyordum. Çevremde birkaç kişi Lazca konuşuyordu, o kadar. Burada valiyle yemeğe çıkıyoruz ve herkes ‘Türk olsan seni burada barındırmazlardı’ diyor, sırtıma vurup ‘Laz, laz…’ diyorlar, ‘Kardeşiz, kanımız aynı’… Bizim orada, Ardeşen’de böyle bir şey yoktu, bizim orada Megrel geldi mi, ‘Gürcü değil mi işte’ deyip küçümserlerdi. Bir markette alışveriş yaparken azıcık Gürcüce konuştuğumda soruyorlar nereli olduğumu, ‘Lazım’ diyorum, daha sempatik davranıyorlar. Burada fazla Laz yok.” Evlerinde Türkçe ve Rusça konuşulduğunu söylüyor Tekeşin, kızının eğitimini Türkçe almasını istediğini söylüyor. Zugdidi, iç savaşın sıkıntılarını hâlâ yaşıyormuş, Amerika’dan alınan yüklü borçlarla ekonomi düzelirmiş gibi gözükse de işsizlik en büyük sorunlardanmış.
Zugdidi’deki dev “Âşıklar Parkı”nın içinden geçip Megrel Müzesi’ne vardığımızda bizi müzenin yöneticiliğini de üstlenen tarih profesörü Abesalom Tugushi karşılıyor. Müzenin nemli salonlarında tarih boyunca bir Megrel gezintisinin ardından hep birlikte Tekeşin ve arkadaşlarının bahçesine dönüyoruz. İki sene önce Laz tarihini yazmaya başladığını söyleyen Tugushi, İsmail Bucaklişi’yle Lazca grameri üzerine de çalışmalar yapmış. Yaşayan Megreller’le bağlantı kuran, internet üzerinden pek çok Megrelle bağlantı kurup araştırmalarını sürdüren Tugushi; devlet belgelerine, arşivlere ulaşamamanın işlerini aksatmasından şikayetçi. Şu sıralar üç torununa da Lazca öğretiyormuş. Sınırın öte yanına el yapımı çömleklerde sunulan Gürcü şaraplarıyla ve tadına doyamadığımız xaçapuri dedikleri peynirli pidelerle dönüyoruz. Pasaportlarımızı gösterirken sınırdaki duvarlara asılmış posterlere takılıyor gözümüz: “You are not for sale” yazıyor, “Satılık değilsin”… Zugdidi-Ardeşen arası aşağı yukarı üç saat sürüyor, bunca kısa mesafede bunca farklı dünyaların varolduğunu gözlemek bile tuhaf, zamansız bir jet-lag etkisi yaratıyor üzerimizde. Oysa daha ne çok şey de görmedik diye düşünüyoruz çay yapraklarının rüzgâr sesiyle dalgalanmasını dinleyerek uykuya dalarken. Bir gün sonra, uçak İstanbul’a doğru alçalırken, “Farklı zamanların, dillerin, hikâyelerin içinden mi geçtik yoksa yaylalarda dalga dalga görünen dağların, bir kara, bir denize dönüşen bulutların oyunu muydu bütün bunlar” diye soruyoruz ve Karadeniz dosyasını aslında henüz yazmaya başlamadığımızı kendimize itiraf edip boynumuzu büküyoruz.

Pelin Özer / Chronicle Dergisi

http://www.karalahana.com/karadeniz-forum/index.php?topic=7154.0  adresinden alıntıdır.

Reklamlar

4 Responses to “Megreller ve Lazlar, Kuzeyde saklı kalanlar”


  1. 1 turgay megrel Kasım 17, 2009, 10:59 am

    Bugün Megrel köklerini inkâr eden halkın yazgısı çok eskilere, hiç bitmeyen sürgünlere dayanıyor

  2. 4 Mithat Tahtalı İnş.Müh. Mayıs 16, 2011, 7:30 pm

    Benim ana tarafıma lakap olarak megreloğulları derler.Bunlar 3 ayrı yere yerleşmişler Artvinde.Annem bizimkiler megrelistandan gelmişler derdi.Borçka da Ardanuç ta ve Merkez Mamatsimda Şehitlik köyünde yerleşmişler.Ben Artvin Merkez Mamatsimda köyünden olan megrellerden oluyorum.Bir dedemiz Artvin de cinayet işlemiş Batum da hapiste yatarken savaşlar başlamış.ben çok aradım ama bulamadım.herhalde bekarken öldü diye düşünüyorum.Megrel ne demektir onuda kapılar açılınca öğrendim zaten.Zugdidi vemestia ya çıktım.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Kasım 2009
P S Ç P C C P
« Eki    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

arşiv

Blog Stats

  • 27,941 hits

En Fazla Tıklananlar

  • Hiçbiri

Enter your email address to subscribe to this blog and receive notifications of new posts by email.

Diğer 1 takipçiye katılın


%d blogcu bunu beğendi: